14 Temmuz 2012 - 19:30

Suriye hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen jet uçağımız sonrasında yapılan açıklamalara dün bir yenisi daha eklendi. Ve kafalar iyice karıştı.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ama bu arada Türkiye, İngiliz basınında da bir kez daha yazıldığı üzere, “gürleyen ama yağmayan” ülke olarak yaftalandı. Yüksek perdeden atıp tutan, çok konuşan, ama gereğini yapamayan, adım atamayan, itibarsız bir ülke damgası yedi. Dış politikada komşularıyla ilişkileri, iç politikada ise laik rejimi sıfırlanmış bir ülke olarak, Ortadoğu’da etnik, dinsel, mezhepsel duyarlılıklar üzerinden politika izleyen, bu eksende çıkmış kavgalarda taraf olan bir devlet konumuna indirgendi.

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi zaten. Eğer hariciye vekâleti, G. Fuller, Z. Brzezinski, S. Huntington, F. Fukuyama. H. Barkey gibi ABD’li uzmanlara, danışmanlara, istihbaratçılara verdiği değerin onda birini Türkiye’deki bilgi ve fikir sahibi gerçek uzmanlara, aydınlara verseydi, bunlar başımıza gelmezdi. ABD’lilerin bizi Truva Atı olarak kullanmak, mayınlı araziye sürmek, kriz bölgelerine ucuz asker olarak yollamak için sırtımızı sıvazladıklarını, pohpohladıklarını anlardı. Zaten başına çuval geçirilmiş olan Türkiye, dış politikada bu denli çuvallamazdı. Ama baştan tercihini yanlış yaptı Türkiye. Anımsayacak olursak, NATO’ya kanımızı akıtarak girdiğimizde de böyleydi durum. Bizi öve öve bitiremezlerdi ABD’li generaller.

Günümüze gelelim. Sürekli olarak “yükselen bir güç, bölgesel bir aktör, yaşadığımız coğrafyada oyun kurucu, denge koruyucu, küresel ölçekte bir süper güç adayı” olduğumuzu söylediler. Bu içi boş, gerçeklikten uzak laflara bizimkiler de inandı. O kadar ki, aralarında yaptıkları konuşmalarda hızını alamayıp artık “stratejik ortağımız” olan ABD’ye ihtiyaç duymadığımızı söyleyenler bile oldu. ABD’de üniversitelerde, istihbarat birimleriyle içli dışlı düşünce kuruluşlarında, haftalık dergilerin kapaklarında söylenen sözlerle, abartılı övgülerle kendilerinden geçtiler. İç politikada güç oburu olan hükümet, dış politikada da aynı şeyin mümkün olabileceği hayaline kapıldı. Ve olan oldu. Tüm foyamız, boyamız, makyajımız Suriye’nin düşürdüğü jet uçak sonrasında yaşananlarla birlikte aktı gitti.

ABD’nin kulağımıza üflediğini komşularımıza aktarmaya dayanan sıfır içerikli, sıfır çarpanlı politika, yani kuryelik, ulaklık, postacılık görevine dayanan “komşularla sıfır sorun politikası”, çevremizde sıfır komşu bıraktı. Dahası, yıllarca terörden çeken, buna rağmen hep soğukkanlılığını koruyan, meşru sınırlar içinde kalan, uluslararası hukuka ve iyi komşuluk ilişkilerine önem veren Türkiye, şimdilerde komşularına terör ve istikrarsızlık ihraç eden bir ülke olarak anılır oldu. Suriye’nin “terörist” dediği gruplara her türlü desteği vererek, Irak merkezi hükümetinin her yerde aradığı, hakkında kırmızı bülten çıkarılan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’ye kucak açarak, güvenilirliğine ve itibarına gölge düşürdü. Irak’ın bölünmesi için çabalayan, bağımsızlık ilanına hazırlanan kuzeydeki Bölgesel Kürt Yönetimi’yle merkezi hükümeti dışlayarak petrol anlaşması imzaladı Türkiye. Yani sadece Irak’ı değil, Türkiye’yi de bölmeye çalışan bir güce diplomatik ve ekonomik destek verdi.

Libya politikasındaki keskin U dönüşünü anımsayalım. Elinden “insan hakları” ödülü aldığımız Kaddafi’yi terk edip, Libya’ya “insan hakları, hukuk devleti, özgürlük ve demokrasi” götüren emperyalistlere yardım ettik. Peki ne oldu? İtibarımız mı arttı? Oradaki şirketlerimize ihale mi yağdı? Bir türlü tahsil edemedikleri alacakları mı verildi? Hayır. Aşiretler, kabileler arasındaki çatışmalar sonucunda ülke bölünmenin eşiğine geldi. Petrol kaynaklarının büyük bölümünün bulunduğu ülkenin doğusunda yarı özerklik ilan edildi bile.

NABUCCO projesinde imzalar atılırken nasıl sevindiğimizi, büyük laflar ettiğimizi hatırlayalım. Ne oldu? Projeye ilişkin belirsizlik arttıkça arttı. Hazar Havzası’nın gazını yeni bir güney koridoru üzerinden Avrupa’ya taşımayı amaçlayan, bu şekilde Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmayı öngören proje, Kremlin’de adeta alay konusu oldu. Projedeki pek çok unsur, yan çizmeye başladı, çekilme işareti verdi.

Dünya çok kutupluluğa giderken, Türkiye ABD’nin tek süper güç olarak kalacağını sanarak büyük yanlış yaptı. Hariciye Vekili, Türkiye’nin siyasi, iktisadi, askeri, toplumsal, bilimsel, teknolojik gücüne, kısacası devlet kapasitesine bakmadan, bir milletler birliğine öncülük edebileceğimizi düşünmüştü oysa. Aynen Britanya’nın eski kolonileriyle yaptığı gibi, İngiliz Uluslar Topluluğu benzeri bir yapının düşünü kurmuştu. Ortadoğu’da, Balkanlarda, Orta Asya’da, eski Osmanlı coğrafyasında bunu başarabileceğimizi sanmıştı. Belli ki bu hayalleri kurarken, hiç dış borca, cari açığa, dış dünyada nasıl algılandığımıza, ekonominin kırılganlığına, yumuşak gücümüzün sınırlarına bakmamıştı.

Birlikte soralım: Dış ticaretteki bir numaralı ortağımız olan ve ne yazık ki doğalgaz temininde yarıdan fazla bağımlı olduğumuz Rusya ile Malatya’daki füze kalkanı ve Suriye nedeniyle aramızın açık olması bizim yararımıza mıdır? Yine aynı nedenlerle İran ile aramızın açılmasından kazancımız ne olmuştur? BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik ambargoya Brezilya ile birlikte karşı çıkan iki devletten biriyken, şimdilerde İran ile gerilen ilişkilerin sorumlusu kimdir? Vizeleri kaldırdığımız, ortak bakanlar kurulu düzenlediğimiz, liderine “kardeşim”, eşine “yenge” dediğimiz Suriye politikamızdaki keskin U dönüşü, sınır ticaretini vurmaktan, Türkiye lehine gelişmekte olan ticareti baltalamaktan başka ne işe yaramıştır? Irak merkezi hükümetiyle ilişkilerimizin gelişmesi kimi bölgede yalnızlığa itmiştir? Ankara’yı mı Bağdat’ı mı? Ermeni açılımı, Azerilerle aramızı açmaktan başka bir işe yaramış mıdır? Talabani ve Barzani’ye “ağabey” deyip, önlerine kırmızı halı sermek, Irak’taki Türkmenlerin hak ve çıkarlarını korumamıza yardım etmiş midir? Yoksa Irak Başbakanı Maliki, Türkiye’yi, “Irak’ı bölmeye çalışan, Irak hükümetini devirmek için çabalayan, başka hükümet arayışlarında bizzat devreye giren” güvenilmez bir komşu olarak mı nitelemiştir? Arap aleminin lideri olmak, ABD güdümlü otokrat rejimlerin yönettiği Arap halklar nezdinde itibarı artan İran’ın önünü kesmek için İsrail’le oynadığımız ABD denetimli gerginlik oyunu, çadır tiyatrosu, danışıklı dövüş parodisi ne işe yaramıştır?

Sadede gelelim. Aralarındaki anlaşmazlıklarda taraf olmak gibi bir hataya düştüğümüz Araplar, Türkiye’yi Osmanlıcılık siyaseti gütmekle, yayılmacı, emperyalist hedefler peşinde koşmakla suçluyorlar. Malatya’ya füze kalkanını, İsrail’in güvenliği için yerleştirdiğimizi Mısır’daki sağır sultan bile duydu. Dahası, Mısır’ın yeni cumhurbaşkanı, koltuğuna oturur oturmaz İran’a sıcak mesajlar verdi. İran ve Rusya, Kürecik’teki füze radarını öncelikli tehdit olarak gördüklerini defalarca açıkladılar. Tüm iddialı söylemlere karşın Suriye konusunda oyuna getirildiğimiz, cepheye sürüldüğümüz ve de çok da güçlü olmadığımız görüldü.

Son soru: Bütün bunlar Türkiye için miydi, deliğe süpürülmemek için mi?

Barış Doster